KÜRESEL TARIM FİYATLARI UYGUN OLSA DA, GIDA GÜVENLİĞİ EN TEMEL BAŞLIK

Türkiye açısından tablo, küresel eğilimlerle paralellik göstermekte. Et fiyatları ve arzı dışındaki gıda kalemlerinde görece istikrar sağlanmış olsa da, iklim değişikliği, su kaynaklarının sürdürülebilir yönetimi ve lojistik zincirlerdeki dışa bağımlılık önemli kırılganlık alanları olarak öne çıkıyor.
Küresel tarım ve gıda endüstrisinin önde gelen aktörleri ve dünya genelinde gıda tedarik ağının paydaşları, 2022 yılının Şubat ayında patlak veren Ukrayna Savaşı’nın sebep olduğu ani ve oldukça sert fiyat artışlarını, küresel gıda tedarik ağında tahıllar, ayçiçeği yağı ve gübre konusunda yaşanan ani arz şokunu unutmayacaklardır. 2025’te BM Gıda ve Tarım Teşkilatı FAO’nun düzenli olarak hesapladığı küresel gıda fiyat endeksinde dalgalanmalar gözlense de, hala Mart 2022’deki o tarihi tarım-gıda fiyat sıçraması çıtasının yüzde 20 gerisindeyiz. Bununla birlikte, iki siyah kuğu, hem küresel virüs salgını, hem de Ukrayna Savaşı küresel gıda arz güvenliği meselesinin birinci öncelikli gündem maddeleri arasında kalmaya devam edeceğini teyit etti.
2025’in bu döneminde, et fiyatları hariç küresel gıda fiyatları istikrarlı bir seyir izliyor gibi görünse de, fiyatların göreceli sakinliği, derinleşen sistemik kırılganlıkları perdeleyemiyor. Çünkü gıda piyasalarında yaşanan geçici rahatlamanın arkasında, jeopolitik gerilimler, iklim baskısı, üretim ve dağıtım zincirlerindeki asimetriler yatıyor. FAO ile Dünya Gıda Programı (WFP)’nın birlikte hazırladıkları Global Report on Food Crises 2025 raporu, dünya genelinde 295 milyondan fazla insanın hâlâ akut gıda güvensizliğiyle karşı karşıya olduğuna işaret ediyor. Bu sayı, küresel virüs salgını öncesi düzeyin bir hayli üzerinde. Rapor, özellikle çatışma, iklim ve ekonomik şokların ‘üçlü kriz’ haline gelerek, gıda güvenliği üzerinde kalıcı baskı oluşturduğunu vurguluyor. Gıda arz zincirleri kâğıt üzerinde işlerken, sahadaki gerçekler çok daha kırılgan.
Gıda Arz Güvenliği: Küresel Kırılganlık ve Yeni Öncelikler
IFPRI’nin ‘Global Food Policy 2025’ raporu da aynı doğrultuda uyarıyor: Gıda sistemlerinde dönüşümün geciktiği, sürdürülebilir üretim ve yönetişim reformlarının ertelenmesinin ciddi bir risk oluşturduğu belirtiliyor. IFPRI, kısa vadede fiyat istikrarına odaklanmanın yanıltıcı olabileceğini; uzun vadede “gıda arzı ve beslenme güvenliği” arasındaki dengeyi yeniden kurmak gerektiğini savunuyor. Uygun fiyatlı gıda, ancak sürdürülebilir üretim altyapısıyla anlam kazanabilir.
Küresel ölçekteki bu değerlendirmelere BM’nin eski Genel Sekreteri Kofi Annan’ın kurduğu vakıf olan Kofi Annan Foundation’ın 2025 tarihli Reimagining Global Governance for Food Security raporu da farklı bir açıdan ışık tutuyor. Raporda, gıda güvenliğinin artık yalnızca ekonomik bir konu değil, yeni bir küresel yönetişim sorunu olarak görülmesi gerektiği vurgulanıyor. Kurum, gıda krizlerinin ulus-devlet sınırlarını aştığını; dolayısıyla çözümün de kolektif, kapsayıcı ve adil bir yönetim modeliyle mümkün olacağını belirtiyor.
Benzer biçimde, Dünya Bankası’nın Food Security Update (Mayıs 2025) çalışması da, iklim değişikliğinin 2030’a kadar küresel tarımsal üretimi %12 oranında azaltabileceği uyarısında bulunuyor. Raporda, su stresi, tarımsal girdi maliyetleri ve enerji fiyatlarındaki dalgalanmaların gıda üretiminde “yapısal risk” haline geldiği ifade ediliyor. Yani arz güvenliği sorunu yalnızca üretimle değil, finansman, enerji ve iklim politikalarının uyumuyla da yakından ilişkili.
Türkiye açısından tablo, küresel eğilimlerle paralellik göstermekte. Et fiyatları ve arzı dışındaki gıda kalemlerinde görece istikrar sağlanmış olsa da, iklim değişikliği, su kaynaklarının sürdürülebilir yönetimi ve lojistik zincirlerdeki dışa bağımlılık önemli kırılganlık alanları olarak öne çıkıyor. Türkiye’nin son yıllarda başlattığı tarımsal üretim seferberliği, yerel tohum politikaları ve stratejik stok yönetimi adımları bu bağlamda kritik önemde. Bölgesel düzeyde Türkiye’nin, Orta Doğu, Balkanlar ve Kafkasya ekseninde “bölgesel gıda güvenliği merkezi” olma potansiyeli ise giderek daha belirgin hale geliyor.
Küresel ve bölgesel ölçekte, gıda arz güvenliği artık sadece bir “ekonomik istikrar” konusu değil; küresel sistemin sürdürülebilirliğiyle doğrudan bağlantılı bir stratejik meseledir. Fiyatların uygun seyretmesi, risklerin azaldığı anlamına gelmiyor. Aksine, küresel sistemin karmaşıklığı, görünürdeki istikrar dönemlerini yeni kırılmaların eşiğine dönüştürebiliyor. Bu nedenle 2025’in görece sakin” gıda piyasaları, büyük bir dönüşümün sessiz habercisi olabilir.
Tahıl Arz Rahatlığı, Küresel Gıda Fiyatlarını Makul Düzeyde Tutuyor
FAO Gıda Fiyat Endeksi (FFPI) Eylül 2025 itibariyle 128,8 puan düzeyinde. Ağustos’a göre gözlenen düşüş; şeker, süt ürünleri ve bitkisel yağlardaki gerilemenin yanı sıra, buğday ile mısır arz bolluğu (büyük hasatlar ile Arjantin’de ihracat vergisi uygulamasının geçici olarak askıya alınması), pirinçte talep yavaşlamasından da kaynaklanmakta. Bununla birlikte, 2024’ün eylül ayına göre küresel fiyat endeksinin yüzde 3,4 daha yüksek olduğu da gözden kaçmamalı. Diğer ürünlerinin fiyatlarındaki normal seyir, FAO küresel et endeksindeki yeni zirveyi kısmen dengelenmiş.
FAO–OECD işbirliğiyle hazırlanan raporlarda ve Dünya Bankası’nın son dönem çalışmalarında, 2025-2034 dönemini kapsayacak şekilde, 10 yıllık baz senaryolarda, üretim artışının verimlilik kaynaklı (tahıllarda yıllık ortalama +%1,1 gibi) olacağı öngörülmekte. Tarım-gıda arz miktarının makul düzeyde tutulmasına bağlı olarak, küresel reel fiyatların kademeli olarak gerileme eğiliminde olacağı beklentisiyle birlikte, iklim, jeopolitik ve tarım politikası şoklarının da risk oluşturduğu vurgulanmakta. Tüketim eğilimleri açısından ise, 2034 itibarıyla tahıl arzının yüzde 40’ının gıda üretiminde, yüzde 33’ünün yem üretiminde, kalan kısmın ise farklı sanayi alanlarında ve biyoyakıt üretiminde kullanılması öngörülüyor.
Dünya Bankası 2025’te emtia fiyatlarında genel olarak yüzde 5, 2026’da ise yüzde 2 düşüş bekliyor. Bununla birlikte, gıda cephesindeki fiyat gerilemesi, gıda arz güvenliğindeki sıkışmayı tek başına çözmeye yetmeyecek. Jeopolitik parçalanma, enerji ve gübre fiyatları, iklim şokları (El Niño/La Niña, kuraklık/sel) ve ticaret kısıtları, arz taraflı iniş-çıkışları sıklaştırıyor. Bu da manşet fiyatları gevşetse bile, çekirdek fiyatlarda, özellikle işlenmiş gıda, et ve süt ürünlerinde yüksek fiyat yapışkanlığı riskinin sürmesine sebep oluyor.
Küresel Üretim ve Ticaret Trendi
Orta-uzun vadede gıda-tarım üretim ve ticaretindeki büyüme trendi gelişmekte olan ekonomilerde yoğunlaşan hayvansal ürün talebi ile sürüklenecek. İlginç bir şekilde, düşük gelirli bölgelerde üretim artış hızı yüksek, yüksek gelirli ekonomilerde ise sınırlı olacak gözüküyor. Ticaretin yeniden yönlenmesi, önde gelen ekonomilerin tümünün tedarik zinciri çeşitlendirme adımlarını hızlandırma arayışları belirginleşiyor. Bu noktada, Türkiye’nin 2025 yılı üretim verilerine yönelik öngörülere baktığımızda, TÜİK’in ilk tahminleri tahıllar ve bazı meyve türlerinde arz azalışına işaret ediyor. Bu yıl için, toplam tahıl üretimindeki yıllık değişimi yaklaşık yüzde 4 civarı düşüş olarak öngören değerlendirmeler de öne çıkmakta. FAO GIEWS Eylül 2025 raporunda ise, bu yıl için mısır ekim alanı kapasitesinin ortalamanın yüzde 7 üzerinde olacağı öngörülürken, üretimin 8,5 milyon ton ile yine ortalamanın yüzde 10 üstünde olacağı tahmin ediliyor. Öte yandan, kışlık buğday-arpa üretiminin 2025’te uzamış kuraklıktan etkilenebileceği uyarısı da gündemde. Türkiye’nin kimi bölgelerinde ciddi su sıkıntısı ve kuraklık baskısına işaret eden, verimlilik riskine ve sulama maliyetlerinde artışa değinen analizler de göz ardı edilmemeli.
Hububatta, özellikle buğday ve pirinçte, ara ara artan ithalat ihtiyacı; yemde, mısır ve arpada iç arzın güçlendirilmesi kritik önemde. USDA-FAS, 2025 ve 2026’da pirinç üretiminde alan ve verim düşüşü beklentisini paylaşmakta. Küresel iklim krizi, akıllı tarım ve verimlilik odaklı atılımlara ağırlık verilmesini gerektiriyor. Verim artışına yönelik öngörülerde, damla sulama, tohum ıslahı, dijital tarım, soğuk zincir yatırımları en fazla öne çıkan başlıklar. Bu başlıklara yönelik yatırımlarda Türkiye gibi tarımsal üretimde iddiası olan ülkelerin gösterecekleri ilerleme, küresel ve bölgesel tarım fiyatlarının normalleşmesine de büyük katkı sağlayacak. Bu noktada, tarım ve gıda üretim girdilerindeki oynaklık adına, gübre ve enerji maliyetlerindeki oynaklığa karşı uzun vadeli tedarik anlaşmaları ve stratejik stok yönetiminin önemli bir gereklilik olduğunu da vurgulanmakta.
Türkiye İçin Fırsatlar ve Riskler
2008 küresel finans krizinden bu yana dünya ekonomisinde, tarım-gıda sistemlerinde yalnızca arz-talep düzlemini değil, jeopolitik, iklimsel, finansal ve ticari fragmanları da içeren çok katmanlı bir dönüşüm yaşanıyor. Tarım-gıda fiyatları halen düşüş eğiliminde olsa da, kimi ürünlerde fiyat yapışkanlığının yüksek seviyede devam ettiği görülmekte. Türkiye açısından bu ortam, hem fırsatlar hem de kırılganlıklar içeriyor. Türkiye’nin tarım ticareti açısından, buğday ve pirinç gibi temel ürünlerde ithalat ihtiyacı ara ara artabiliyor. Yem bitkileri ve hayvansal üretim açısından ise iç arzın güçlendirilmesi öncelikli konu. Gıda enflasyonu tarafında Türkiye’de tarım-gıda fiyatlarının enflasyon üzerindeki etkisi hâlâ yüksek. Fiyat istikrarı için sadece talep yönetimi değil, üretim, lojistik ve rekabet politikalarının eş zamanlı olarak yürütülmesi gerekiyor.
Türkiye açısından, iklim uyumlu tarım, dijital tarım teknolojileri ve verimlilik artırıcı yatırımlar öncelikli olmalı. Girdi fiyatlarındaki oynaklığa karşı stratejik rezerv, uzun vadeli tedarik sözleşmeleri ve yerli gübre-enerji entegrasyonu geliştirilmeli. Tarım-gıda ticaretinde ‘tedarik zinciri esnekliği’ sağlanmalı; alternatif tedarik eksenleri, lojistik alt-yapı ve serbest ticaret anlaşmaları kullanılmalı. Gıda
fiyatlarının aşağı doğru gevşemesinde rekabet ortamının güçlendirilmesi, sektör yoğunlaşmasının azaltılması ve şeffaflık artışı da bir o kadar önemli. Keza, tarım sektöründe risk finansmanı araçları, tarım sigortası, gelir garantisi, afet tahvilleri gibi yaklaşımlar yaygınlaştırılmalı: Böylece üreticiler, iklimden kaynaklanan sorunlara ve jeopolitik şoklara karşı daha dirençli hâle getirilmeli.
Küresel tarım ve gıda sistemlerinde yeni dönem; ‘üretim-ticaret-kaynak güvenliği’ üçgeninde şekilleniyor. Türkiye, bu yeni dönemde hem tarımsal üretimini optimize ederek, hem de dışa bağımlılığı azaltarak kendisine avantaj oluşturabilir. Ancak bu adımları, klasik enflasyon-soğutma reçeteleriyle değil; yapısal dönüşüm, stratejik dış ticaret ve hizmet-gıda zinciri reformu ile ancak yapabilmenin mümkün olduğunu iyi algılamamız gerekmekte.
Prof. Dr. Kerem Alkin