2026’YA GİRERKEN TARIM VE GIDANIN YENİ JEOPOLİTİĞİ


2025 yılı küresel tarım ve gıda piyasaları açısından ilginç bir çelişkiyle kapandı. Bir yandan BM Gıda ve Tarım Teşkilatı FAO’nun küresel gıda fiyat endeksi yılın son çeyreğinde aşağı yönlü bir eğilim sergileyerek “sakinleşme” sinyali verdi; diğer yandan pek çok ülkede, özellikle Türkiye’de, toptan ve perakende ticaret raf fiyatları yüksek seyrini korumayı sürdürüyor. Bu tablo, artık gıda fiyatlarının sadece arz-talep dengesiyle değil; iklim, jeopolitik, enerji, finansman, lojistik ve kurumsal yapı gibi çok katmanlı faktörlerle belirlendiğini gösteriyor. Kısacası 2025, gıdanın bir “ticari ürün” olmaktan çıkıp, açık biçimde bir stratejik güç unsuruna dönüştüğü yıl oldu.

2025’te Küresel Gıda Fiyatları: Yumuşayan Final, Yüksek Kapanış

FAO Gıda Fiyat Endeksi (Food Price Index, FFPI) 2025’i aylık bazda düşüşle kapatsa da, yıl ortalaması itibarıyla 2024’ün üzerinde gerçekleşti. Yani, 2025’in sonunda bir gevşeme olsa da, tüm yıl genelinde fiyat seviyesi 2024’e göre yüksek kaldı. FAO verileri, 2025’in son çeyreğinde üst üste düşüşlerle daha yumuşak bir final yapmış olsa da, yıl geneli itibarıyla 2024’e göre yukarıda kapandı. Aralık 2025’te genel endeks 124,3 puana indi. Bu endeks verisi, kasım ayına göre yüzde 0,6 gerileme anlamına geliyor. Yıllık bazda ise, Aralık 2024’e göre yüzde 2,3 daha düşük. Buna karşın 2025’in tüm yılı ortalamasında endeks 127,2 puan ile 2024 ortalamasının yüzde 4,3 üstünde kaldı. Yani, aralık ayı verisi “aylıkta gevşeme, yıllıkta yukarı kapanış” resmini ortaya çıkardı.

Ürün grupları bazında ise, 2025 şu şekilde sonuçlandı:

Tahıllar: Karadeniz’de gemi saldırılarına bağlı olarak ihracat akışları endişesi, mısırda ihracat ve etanol talebi gibi nedenlerle, aralık ayında tahıl endeksi 107,3 puan ile aylık yüzde 1,7 artış gerçekleştirdi. Ancak yıl ortalaması 107,9 puan ile 2024’e göre yüzde 4,9 düşük; üst üste üçüncü yıl gerileme ve 2020’den beri en düşük yıllık ortalama vurgusu dikkat çekiyor. 2025 boyunca görece zayıf seyretti. Karadeniz havzası, Güney Amerika ve ABD’deki üretim artışları fiyatları aşağı çekti. Bu grup küresel enflasyona baskı yapan ana unsur oldu.

Bitkisel yağlar: Aralık’ta 164,6 puan ile aylık bazda yüzde 0,2 artışa rağmen, altı ayın en düşük fiyat hareketi gözlendi. Buna rağmen, 2025’in yıl ortalaması 161,6 puan ile yüzde 17,1 artmış ve üç yıllık zirveye ulaşılmış durumda. Bitkisel yağlar 2025’te FAO küresel fiyat endeksinin “yukarı itici motoru” oldu. Tüm gıda ürünü grupları içerisinde, 2025’in en sert yükselen kalemi oldu. Palm yağı, ayçiçeği yağı ve soya yağı tarafında hem gıda hem biyoyakıt talebi fiyatları yukarı itti.

Et: Aralık’ta 123,6 puan aylık bazda yüzde 1,3 gerilese de, yıllık bazda Aralık 2024’de göre küresel et fiyatları yüzde 3,4 yukarıda. 2025 ortalaması 123,2 puan ile 2024’e göre yüzde 5,1 artmış gözüküyor. Hayvan hastalıkları ve jeopolitik belirsizlikler, küresel et ticaretinde risk primini yükseltmiş durumda. Yem maliyetlerinin ve ticaret kısıtlarının olumsuz etkisi de unutulmamalı.

Süt ürünleri: Aralık’ta, özellikle tereyağının da etkisiyle, aylık yüzde 4,4 düşüşe rağmen, 2025’in yıllık ortalaması 146,9 puan ile 2024’ten yüzde 13,2 yukarısında kaldı. Erken dönemde arz sıkışması ve güçlü ithalat talebi 2025’de küresel süt ürünleri fiyatlarındaki yüksek seyrin belirleyici etkenleri oldu. Özellikle tereyağı ve peynirde arz kısıtları ve güçlü ithalat talebi fiyatları yukarı itti.

Şeker: Aralık’ta 90,7 puan aylık bazda yüzde 2,4 artışa rağmen, Aralık 2024’e göre yüzde 24; tüm yıl ortalamasında ise 104,3 puan ile 2024’e göre yüzde 17 fiyat gerilemesi ile, 2020’den beri en düşük yıllık fiyat düzeyine ulaşıldı. Üretim fazlası ve Brezilya başta olmak üzere ihracatçı ülkelerin arzı artırmasıyla güçlü biçimde geriledi.

Dünya ile Türkiye Arasındaki Kopuşun Anatomisi İyi İncelenmeli

FAO küresel fiyat endeksi yataylaşırken, Türkiye’de gıda fiyatlarının halen yüksek seyretmesinin arkasında üç ana katman öne çıkıyor.

A) Maliyet Katmanı

Kur, enerji, girdi ve finansman maliyetleri. Türk tarımı yüksek oranda ithal girdiye bağımlı. Gübre ve yem büyük ölçüde dış kaynaklı, dövizle alınıyor. Mazot ve enerji fiyatları üretim maliyetini doğrudan belirliyor. Sulama, seracılık ve soğuk zincirde enerji yoğun sektörlerdeki maliyet baskıları da etkili. Tarımsal kredi faizleri ve finansmana erişim de üretici için önemli bir yük olmayı sürdürüyor. Ayrıca, kur oynaklığı ve finansman maliyeti arttıkça, küresel emtia fiyatları düşse bile, Türkiye’de üretici maliyetleri gerilemiyor. Bu da fiyatların aşağı gelmesini engelliyor.

B) Tarladan Sofraya Zinciri: Verimsizlik ve Marj Şişmesi

Türkiye’de tarım-gıda zinciri yapısal olarak parçalı bir tablo ortaya koyuyor. Depolama ve soğuk zincir kapasitesi yetersiz; bu nedenle fire oranı yüksek. Lojistik maliyetler yüksek, ölçek ekonomisi zayıf. Hal sistemi, toptan ve perakende yapısı halen yeterince kurumsallaşamamış durumda. Fiyat oluşumu çoğu zaman şeffaf değil, beklenti ve psikolojiyle şekilleniyor. Sonuçta, üretici düşük karla, tüketici yüksek fiyatla karşı karşıya kalırken; aradaki zincir verimsizlik nedeniyle pahalılaşıyor.

C) Beklenti ve Güven Katmanı

Türkiye’de fiyatlama davranışı sadece maliyetle değil, beklentiyle de şekilleniyor. Kur artacak beklentisi, arz sıkıntısı korkusu veya regülasyon belirsizliği firmaların “önleyici fiyatlama”ya yönelmelerine yol açıyor. Bu da fiyatların yapışkan hale gelmesine neden oluyor.

2026’ya Giderken Küresel Tarım ve Gıdanın Ana Gündemi

Gıda artık milli güvenlik meselesi. Birçok ülke stratejik stoklara, ihracat kısıtlarına ve kamu müdahalesine daha fazla yöneliyor. Gıda serbest piyasanın değil, jeopolitiğin konusu hâline geliyor. Bir başka kritik sorun olarak, iklim oynaklığı kalıcılaşıyor. Sorun artık düşük verim değil; yüksek oynaklık. Bir yıl fazla üretim, bir yıl kuraklık. Bu dalgalanma fiyat istikrarını da zorlaştırıyor.

 Küresel ölçekte girdi maliyetlerinde rahatlama olsa da; jeopolitik ve jeoekonomik belirsizlikler nedeniyle risk bitmiş değil. Gübre ve enerji fiyatları bir miktar gevşemiş olsa da, ticaret kısıtları ve jeopolitik riskler yeni arz şokları oluşturmaya devam edebilir.

Gıda endüstrisinde, ürünlerin enerji alanında kullanımına yönelik rekabet sertleşiyor. Mısır, şeker ve yağlı tohumların biyoyakıta yönelmesi, küresel gıda arzında sorun oluşturmakta. Önde gelen ülkelerin enerji politikalarındaki bu tür eğilimler, ister istemez gıda fiyatlarını da etkiliyor.

Yeterince beslenme ve protein alabilme meselesi giderek karmaşıklaşıyor. Hayvansal protein hem pahalı, hem de riskli ve kırılgan. Bu nedenle bitki bazlı ve alternatif proteinlere yönelme eğilimi daha da tartışılacak gözüküyor. Ayrıca, yeşil regülasyonlar ve izlenebilirlik de zorunlu hale geliyor. Bilhassa, AB’nin çevresel standartları ve izlenebilirlik talepleri, üretim kadar ticaret yapabilmenin de şartı haline dönüşmekte.

Dijital tarım başlığı da, artık ülkeler için lüks olmaktan çıkıp, bir zorunluluğa dönüşüyor. Veri, sensör, yapay zekâ ve izlenebilirlik sistemleri hem maliyeti düşürmek, hem de regülasyona uymak için temel altyapı haline geliyor. Gıda artık sadece tarımsal değil, finansal ve ülkeler arasında jeopolitik bir varlığa da dönüşmüş durumda. Fiyat istikrarsızlığı ve dalgalanmaları adeta yeni normal olarak kabul ediliyor. Girdi bağımlılığı fiyat egemenliği kaybına sebep oluyor. Tarım ve gıda endüstrisindeki tedarik zincirindeki verimsizlik artık daha ciddi enflasyon üretir hale geldi. Dijitalleşmeyen tarımsal üretimin bugünün dünyasında rekabet şansı kalmamış durumda.

Türkiye İçin Politika Çıkarımları

Türkiye için, 2026 ve ötesinde, girdi bağımlılığını azaltacak yerli gübre, yem ve enerji yatırımları stratejik öncelik olmalıdır. Soğuk zincir, depolama ve lojistik altyapısı kamu öncülüğünde güçlendirilmelidir. Hal ve toptan perakende sistemi kurumsallaştırılmalı, bunun için yasal düzenleme tamamlanmalı ve şeffaf fiyatlama sağlanmalıdır. Tarım finansmanı uzun vadeli ve düşük maliyetli hâle getirilmelidir. Dijital tarım ve izlenebilirlik sistemleri ulusal ölçekli projelere dönüştürülmelidir.

2025 küresel fiyatlar açısından ‘yukarı kapanış ama yumuşayan final’ olarak şekillenirken, Türkiye’de raf enflasyonu; maliyet-kur-beklenti kanalı ile zincir verimsizliklerinin aynı anda çalışması nedeniyle, fiyatlar dünyadaki trendden koptu. 2026 ise, iklim oynaklığı, jeopolitik stokçuluk, girdi riskleri, biyoyakıt rekabeti ve sektör izlenebilirlik düzenlemeleri üzerinden tarım ve gıdayı daha da stratejik bir endüstriye dönüştürecek gözüküyor.

2025, gıdanın artık sadece sofranın değil, diplomasinin, güvenliğin ve ekonominin merkezinde olduğunu gösterdi. 2026 ise, bu dönüşümün daha da hızlanacağı bir yıl olacak. Türkiye açısından ise, mesele sadece fiyatları düşürmekten değil; esas gıdada egemenliği, dayanıklılığı ve rekabet gücünü yeniden inşa etmekten geçiyor.

Güvenlik Çağında Ekonomi: Türkiye’nin Yeni Reform Haritası

Dünya ekonomisinin bir güvenlik alanına dönüştüğü yeni dönemde, ülkeler için en kritik mesele artık büyüme hızını artırmak değil; ekonomik yapıyı şoklara karşı dayanıklı kılmak haline gelmiştir. Tedarik kırılganlıklarının, enerji ve gıda şoklarının, finansal dalgalanmaların ve teknolojik bağımlılıkların aynı anda risk ürettiği bir dünyada, ekonomi politikası artık sadece refah üretme aracı değil, ulusal güvenliğin temel bileşenlerinden birisidir.

Bu çerçevede, Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın 2026’yı ‘ekonomide reform yılı’ olarak ilan etmeleri, yalnızca üretim, verimlilik, yatırım ve ihracat odaklı bir teknik bir reform sürecinin ötesinde, esas Türkiye ekonomisinin dayanıklılığını perçinleyecek stratejik bir vizyona işaret etmektedir. Türkiye’nin önümüzdeki dönemde atacağı reform adımları, klasik anlamda vergi, bütçe ya da kredi piyasalarına yönelik reformlardan çok; daha geniş bir güvenlik-ekonomi sentezine dayanmayı önceliklendirmelidir.

Türkiye bu yönde bir sentezi kurma yolunda önemli bir altyapıya sahiptir. Son yıllarda pek çok başarı sağlanan yerli ve milli teknoloji hamlesi, savunma sanayindeki derinleşme, enerji alanında atılan yerli kaynakları çeşitlendirme ve kapasite artırımı adımları, dijital altyapının güçlendirilmesi ve bölgesel ticaret ile lojistik koridorlarında artan etkinlik, söz konusu ‘güvenlik’ odaklı yeni paradigmanın fiili zeminini oluşturmaktadır.

Stratejik otonomi kavramı, bu bağlamda sadece askeri bir terim olmayıp; ekonomik, teknolojik ve kurumsal bağımsızlığın birlikte düşünülmesi anlamına gelmektedir. Türkiye’nin hedefi, hiçbir küresel merkeze aşırı bağımlı olmayan, tedarik şoklarına karşı üretimini sürdürebilen, finansal dalgalanmalara karşı tamponları olan ve teknolojik dönüşümü dışarıdan satın almak yerine içeride üretebilen etkili bir ekonomik yapıyı tüm yönleriyle inşa etmektir. Bu doğrultuda yeni nesil reformların üç ana eksende şekillenmesi önerilebilir.

Birincisi, üretim yapısının stratejik derinliğini artırmak. Türk sanayisi nicelik olarak büyümüştür; şimdi mesele daha da derin nitelikler kazandırmaktır. Ara malı ve kritik bileşenlerde dışa bağımlılığın azaltılması, savunma sanayii, enerji ekipmanları, elektronik, kimya ve yazılım gibi alanlarda yerli üretimin güçlendirilmesi; ekonominin şoklara karşı direncini artıracaktır. Bu, yalnızca sanayi politikası değil, doğrudan bir güvenlik politikasıdır.

İkincisi, enerji ve altyapı güvenliğini ekonomik reformların merkezine koymak. Enerji arz güvenliği sağlanmadan fiyat istikrarı, rekabet gücü ve sosyal refah kalıcı hale getirilemez. Yenilenebilir enerji kapasitesinin artırılması, nükleer ve doğal gaz altyapısının çeşitlendirilmesi, elektrik iletim şebekesinin güçlendirilmesi ve depolama kapasitesinin artırılması, sadece enerji politikasının değil, makroekonomik istikrarın da temelidir.

Üçüncüsü ise, finansal ve kurumsal dayanıklılığı güçlendirmek. Kısa vadeli sermaye hareketlerine aşırı bağımlı olmayan, uzun vadeli yatırımı teşvik eden, tasarrufları üretken alanlara yönlendiren finansal yapı geliştirilmelidir. Bankacılık sistemi ile sermaye piyasaları arasındaki dengenin güçlendirilmesi, proje finansmanının derinleştirilmesi ve risk sermayesi mekanizmalarının geliştirilmesi bu açıdan kritik önemdedir. Bilhassa, ekonominin dayanıklılığını derinlikli ve KOBİ’lere alternatif yatırım finansmanı yöntemleri sunan bir güçlendirilmiş, derinlik kazandırılmış sermaye piyasası ile karşılamak kritik önemdedir.

Bu yönde yeni nesil bir reform ekseni, yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda diplomatik ve iletişimsel bir boyut da taşımaktadır. Türkiye’nin küresel ve bölgesel meselelerde ortaya koyduğu tutarlı duruş, askeri ve istihbaratı kapasitesindeki artan derinlik ve küresel-bölgesel krizlerde oynadığı yapıcı rol, uluslararası algımızı da güçlendirmektedir.

Türkiye’nin itibar sermayesini güçlendirmesi, doğrudan yatırımlar ve ticari ortaklıklarla ekonomik değere dönüşecektir. Türkiye bugünün küresel risklerini etkin yöneterek, 21. Yüzyıl’ın yeni ekonomik mimarisinde kurucu aktörlerden birisi konumunu da kazanmaktadır. Yeni nesil reformlar yalnızca krizlere karşı savunma değil; aynı zamanda Türkiye’nin geleceğini inşa etmenin en güçlü aracıdır.

Prof. Dr. Kerem Alkin