20. YÜZYILA GİRERKEN TÜRKİYE’NİN ELMA VE ARMUTLARI “ELMAYI SOY YE, ARMUDU SAY YE” HEP TÜRK MEYVESİ YE

Yirminci yüzyılın ilk çeyreğinin sonlarına doğru yayınlanan Bağçevan dergisi, Osmanlı İmparatorluğu’nun meyveleri hakkında müstakil yazılar yayınlar. Bu yazılardan bazıları günümüz Türkiye topraklarında yetiştirilen armut ve elma çeşitleri hakkında ayrıntılı bilgi verir. Bu malumatlar içinde en dikkate değer olanları ise armut ve elma isimleri ile bu meyvelerin kurutulma dışında uzun süre saklanmalarının nasıl mümkün olduğuna dair bilgilerdir.
Meyveler hakkında düzenli yazan iki kişi bulunuyor. Bunlardan biri Bursalı bahçıvanlardan Ragıp Salhani, diğeri ise Kırşehirli İlhami Şemseddin idi. Bahçıvan Ragıp, Bahçevan dergisinin “Meyve Bahçesinde: Yerli ve Yerlileşmiş Meyveler” köşesinde elmalar hakkında geniş bir yazı yayınlar. Ragıp Bey, ülkenin dört bir yanındaki meyveler hakkındaki bilgiyi, aslında kendi “bahçe”sindeki elma cinslerini tanıtırken verir. Ona göre 10 tane önemli elma cinsi vardır ki, Anadolu’nun meşhur şehirlerinin adıyla anılır çoğu. Amasya, Tokat, Malatya, Ankara ve Sinop elmalarının yanı sıra Arnavutluk’tan gelen elmalardan da zikreder.
İçlerinde Gürcistan, Arnavutluk ve Bosna adını taşıyan elma cinslerinin de olması, Anadolu’ya yakın coğrafyadan getirilen elmaların aşılandığı ve Türkiye’ye has yerli türlerin meydana getirildiğini gösteriyor. Onların da kökenleri hakkında bilgi veriliyordu. Sözgelimi Ankara’da yetişen İngiliz elmasının kökeni orada ikamet eden bir İngiliz misyoner olarak gösterilirken; Bosna elmasının sadece adının öyle olduğu ama Boşnakların böyle bir elmayı bilmediği, büyük ihtimal Arnavut elması olduğu not ediliyordu. Elmaların muhafaza süreleri de önemliydi. Buna göre Tokat elması 6 ay, Kalkan Delen Elması 7 ay dayanarak rekor kırıyordu. En az dayanıklılığa sahip olan ise Kinerne Elmasıydı ki bir ay sonra çürüyordu.
Türkiye’nin 10 önemli elma çeşidi
Bursalı bahçıvan, Anadolu’nun belli başlı 10 elmasını, özellikleriyle birlikte şu şekilde sıralıyordu:
“Amasya’nın Meşhur Misket Elması:
Eylül’ün ilk günlerinde olgunlaşır, ince, yemesi ve rayihası gayet nefis, ağacından berelenmeden toplanılır ve havaya maruz olmayan bir mahalde hıfz edilirse dört ay dayanır.
Tokat’ın Gelin Elması:
Yuvarlak, koyu pembe, tatlı, kış elmalarından olup eylül ortalarında olgunlaşır. Güzel muhafaza edilirse mart nihayetine kadar dayanır.
Gürcistan Elması:
Görünümü latif, [beher] tanesi iri, rengi pembe krem, tatlı mayhoş, şayan-ı tavsiye olup temmuz sonlarında olgunlaşır. Toplama ve muhafazasına itina edilir ise beş ay dayanır.
Arnavutluk’un Meşhur Kinerne Elması:
[Beher] tanesi oval yuvarlak, beheri dört yüz grama kadar irilik kazanır. Rengi yarı pembe krem ve yemesi tatlı mayhoş nadide elmalardan olup ağustos sonunda olgunlaşır. Teessüf olunur ki şu nefis elma olgunlaşmasından sonra ancak bir mah [ay] dayanır.
Malatya Elması:
Fransa’nın Grand Aleksandr elmasına benzer. Malatya’da Kâbe Elması namıyla maruftur. Meyvenin bizim veya Fransızların olduğunu bilemez isem de herhalde Malatya’da pek eskiden beri yetiştirildiğine bakılırsa aşısı bizden aşırılmış olduğuna şüphem yoktur. Ağustos’un ilk vakitlerinde olgunlaşır. Ancak iki ay dayanır.
Arnavutluk’un Kalkan Delen Elması:
Rengi sarı ve kabuğu kalın, tatlı mayhoş bir az hamca toplanarak kuru ot içinde hıfz edilir ise ikinci senenin nisan ayına kadar dayanır. Eylül ayında idrak eder [olgunlaşır].
Tokat’ın Ferik Elması:
Eylül sonunda idrak eder, şekli müdevver [yuvarlak], kırmızı gayet leziz, şayan-ı tavsiye elmalardandır. Kaşeri [kabuğu] ince, güzel toplanır ve muhafaza edilirse sene-i âtiye [gelecek sene] nisanına kadar dayanır.
Sinop’un Kış Elması:
Bu elma şeklen uzun olup gayet tatlı ve dayanıklıdır. Maalesef kemale gelinceye kadar ağaçta mevcut elmaların yüzde yetmişi sukut eder [düşer]. Meyvesi tam kemale gelmek üzere iken teşrinievvelde [ekimde] toplanır.
Ankara’nın İngiliz Elması:
Mahallinde elmaya şu nam verildiği için biz de mecburi o namı veriyoruz. Bu namın verilmesi esbabı dahi olsa olsa aşısının bir İngiliz misyoneri tarafından getirilmiş olmasından ileri gelmiştir. Fakat Ankara’da tamamen yerlileşmiş bir nevidir. Ağustos ilk vakitlerinde olgunlaşır. Hem yemesi leziz hem manzarası [görünümü] gayet latiftir.
Bosna Elması:
[Beher] tanesi ellişer dirhemlik, yuvarlak, lâl renkli ve tatlı elmalardan olup ağustos sonunda olgunlaşır. Bosnalılardan ettiğim tahkikata nazaran Bosna’da o şekil elma olmadığını söylüyorlar. Binaenaleyh bu elmanın Arnavut elması olmak ihtimali vardır. Şayan-ı tavsiye bir nevidir” (Bağçevan, 1 Ağustos 1918, s.48-49).
Bahçıvan Ragıp Salhani’nin bildirdiğine göre “nevi ve cinsi belirtilen bu elmalardan başka gerek yerli, gerek ecnebi elmalarından bahçesinde dikilen daha on, on iki nevi mevcut ise de onları tavsiyeye” ve anlatmaya değer bulmuyordu.
“Çiftçi en fazla iki çeşit meyve ağacı dikmeli”
Başta Bursa ve İstanbul olmak üzere kendi bahçelerinde elma ağacı yetiştirenlerin ikiye ayrıldığını belirten Ragıp Salhani, “Bunlardan bir kısmı bahçelerinde en nefis meyvelerden birer ikişer nevi bulundurarak ailesi halkını istifade ettirmek isteyen seçkinler, ikinci kısmı da arazinin genişliğine göre fazla miktarda ağaç dikerek ticaret için yetiştirmek arzusunda bulunan çiftçi veya heveskârdır” diyordu. Meraklı bahçıvan bu tespitinin ardından engin gözlem ve deneyimine dayanan malumatlarını, özellikle ikinci kısma yani çiftçilere yol gösterecek şekilde şöyle anlatıyordu:
“Bu babtaki mülahaza-i zatiyemi bu [ikinci] kısım zürraa arz etmek istiyorum. Çiftçi kısmı bahçesinde ticaret amacıyla yetiştirmek arzusunda bulunduğu meyve nevinden bir nihayet iki nevi olarak yetiştirmek taraftarı olmalıdır. Bahçede her neviden bulunsun diyerek bütün ağaçları on nevi elmadan veya armuttan yetiştirmek en büyük hatadır. Zira mahsule talip olan tüccar bir nevi meyveden yirmi otuz sandık mal bir yerde bulur ise malı yüzde on fazlasıyla satın alır. Fakat iki üç ağaçtan hasıl olacak meyveyi ancak mahalle manavına satmak mümkün olur. Elma ağaçları Bursa’da kumlu çakıllı arazide pek kuvvetli olarak neşvünema bulmaktadır. Fidanlar üç dört yaşına girdikten sonra her iki senede bir derununa yüzde üç göz taşı koymak üzere söndürülen kireç badanası yapılır ise bu nevi ağaçlara arız olup kabuklar arasında saklanan haşeratın umumu mahvolur ve ağaç otuz kırk sene payidar olur. Bursa’da yarı nemli arazide ekseriyetle yeşil yosun bağlayan ağaç ve fidanlar ya tel fırça ile yahut yağmur akabinde kurumuş ayrık otuyla temizlenir” (Bağçevan, 1 Ağustos 1918, s. 50).
Meyveciliğin çaresiz dertleri de var
Bu çok önemli bilgiydi zira çiftçiler onca bel bağladıkları ağaç ve fidanları kaybedebiliyor, ürünlerinden belki de çok kısa bir dönem için istifade edebiliyorlardı. Bu sebepten bahçıvan Ragıp Bey’e kulak vermeleri menfaatleri icabıydı. Ancak onun da çaresiz kaldığı durumlar vardı: “Çiçek zamanı bir nevi kelebeklerin çiçeklere bırakmakta olduğu yumurtalardan hasıl olan kurtların tahribatının çaresini bulamadım. Buna fennen birçok çareler gösterilir. Ve icrası halinde hakikaten şu mazarratın defi pek mümkün görülür ise de bahçesinde birkaç yüz ağaç meyvesi olan şahıs için beher ağacı hemen devamlı surette ilaçlamak biraz zor olur, bununla birlikte kireç ve kara sabun çözeltisi (pülverizatör) ile ağaçları dairen dönerek [biri çiçek zamanında di ğeri elmalar fındık iriliğinde bulunduğu zaman] iki defa ilaçlamakla fayda gördük ve bu suretle meyveleri sukut beliyesinden [düşme belasından] kısmen kurtardık. Mükerrer tecrübelere nazaran elmaların başlangıçtan olgunlaşma zamanına kadar şu kurtların tahribat belası olarak yüzde ellisi düşüyor. Büsbütün mahvına mani olamadığım şu büyük beladan uzun müddet kurtulamadım” (Bağçevan, 1 Ağustos 1918, s. 50).
Tam da bu noktada bahçıvan Ragıp Salhani’nin aklına bir fikir gelir ve düşen elmaları da fikri sayesinde paraya çevirir: “Nihayet ağaçlarından düşüp mahva mahkum olan meyveleri nakde tahvil için bir çare aradım. Bunları toplayıp büyücek varillere koydurup mayalandırıp inbik vasıtasıyla suma tabir edilen on sekiz gradolu bir nevi ispirto çıkarmağa muvaffak oldum. Ve bu ispirtoyu meyhanecilere satmak suretiyle düşen elmaları nakde tahvilin yolunu buldum.”
“Dip sürgünleri buda, 3 yaşından önce makas vurma”
Peki meyve ağaçlarını ne zaman dikip bakım ve diğer işlerini hangi vakitler yapmalıdır? Bursalı bahçıvan, kendi bulunduğu ili merkeze alarak şu tavsiyeler tavsiyelerde bulunur:
“Bursa’da her nevi meyve ağaçlarını ve bilhassa elma fidanlarını teşrinisanide [ekim ayında] dikmelidir. Tecrübelerimiz bunu teyit eder.
Bursa’da fidan yetiştiren bahçevanlar mart gelmedikçe fidan çıkarmazlar. Elma ve armut ağaçlarının kuvvetli büyümesi için fidanların dip sürgünlerini ve ufkî [yatay] olan ince dallarını budamalıdır. Amûdî [dikey] çıkanlara dokunmamalıdır. Fidanlara üç yaşını geçirdikten sonra makas vurulur ki bu da fazla dalların lüzumu kadar seyreklettirilmesinden ibarettir. Tepe dallarını kısa budamak ve Frank bahçevanlarının yaptıkları gibi zoraki surette fidan yetiştirmek bizim yerli ağaçlara gelmez. Bahçemde takip ettiğim bu usul ile yirmi beş seneden beri yetiştirdiğim ağaçların ekserisinde tam mahsul olduğu senelerde dökülenlerden maada bir ağaçtan üç yüz kıyye [384.000 gr.] kadar mahsul aldığım vakıadır ki bu hal bahçeyi ziyaret edenlerin de doğrulaması altındadır” (Bağçevan, 1 Ağustos 1918, s. 51)
“Zengin bir meyve koleksiyonu”
Bahçevan dergisi için Bursalı bahçevan Ragıp Bey gerçek bir kahramandı. Bu nedenle “bahçesi zengin bir meyve koleksiyonu” gibi olan bu örnek kişinin fotoğrafını da bastı. Zira 30 senelik bir gayret ve çalışmanın mahsulü olan bahçesindeki “yerli meyvelerin çeşitlerini bütün güzellikleriyle ziyaretçilerin
dikkatine” sunuyor ve okuyucularına şu öneride bulunuyordu: “Ragıp Bey’in Anadolu’nun, Rumeli’nin muhtelif mahallerinden celp eylediği aşılar ile yetiştirdiği binlerce fidanları görülmeğe layıktır. Türk meyvelerine merak edenler Ragıp Bey’in bahçesinden şubatta tür ve evsafı malum aşı kalemi celp ederek bizzat şahidi olduğumuz o güzelim meyvelerden yetiştirilmelerini tavsiye ederiz” (Bağçevan, 1 Ağustos 1918, s. 51).
Dokuz Önemli Armut Çeşidi
Ragıp Bey’in ikinci yazısı ise “Yerli ve Yerlileşmiş Armutlarımız” başlığıyla armutlar hakkındaydı. Kestirmeden gitmeyi seven bahçıvan, hemen tasnife girişerek yine Bursa’yı merkeze alıp, o dönemin armutlarını 9 önemli çeşide ayırıyordu.
Aynı zamanda bir armut “üstadı” olan Bursalı bahçıvana göre beher tanesi en ağır gelen armut türü “Gök Sulu” armuduydu ve yaklaşık 250 gram geliyordu ki bu armut Bursa’nın kendi yerli türüydü. En az ağırlığa sahip olanı ise yaklaşık 130 gram ile Misk Armuduydu. Dal Kıran Armudu ise turşuluk armut olarak nitelendiriliyordu.
İlginç noktalardan biri ise nereden geldiği tam tayin edilemeyen Hamza isimli oldukça üstün vasıflara ve ağırlığa sahip olan armuda Avrupalılar Düşes Armudu demeleriydi. Armutla yeşil başlayıp sarı ve beyazlaşarak bitiriyorlardı yarışı. Ancak Montebello Armudu hariçti, onun bir tarafı kırmızı diğer tarafı ise yeşil oluyordu. İlk dokuzda Kütahya’dan iki armut çeşidi olması ise sıradışı bir durumdu.
Ragıp Bey’e göre birinci sınıf armutlar
Ragıp Bey üstün bir armut yetiştiricisi olarak müstakil olarak bahsedilmeye değer gördüğü dokuz armut hakkında şu önemli bilgileri veriyordu:
“Gök Sulu: Pek mahsuldar [verimli] olan bu nevi armut Bursa’nın yerli armududur. Yuvarlık, koni şeklinde, beher adedi 70-80 dirhem [224,49-256,6 gr.] ağırlığında rengi başlangıçta yeşil, kemale erince beyazlaşır. Leziz, az kumlu [sert tanecikli], sulu ve hafif rayihaya maliktir. Temmuz sonunda idrak eder [olgunlaşır]. Beyazlamağa başlar başlamaz toplamalıdır. Çabuk dökülür.
Dal Kıran: Mahsuldar, tulanî [uzunlama] şeklinde, sıkleti 60-70 dirhem, rengi başlangıçta yeşil, kemale gelince sararıp beyazlaşır. Olgunlaşmasından evvel toplanır ve serin bir yerde saklanırsa 2-3 günde kemale gelir. Tatlı, az sulu, kumlu [sert çekirdekli], ağustosta idrak eder, rayihasız, bir armuttur. Buna Bursa’da turşuluk armut derler ve dedikleri gibi bu neviden hakikaten güzel turşu kurulur.
Hamza: Avrupalıların Düşes Armudu dedikleri nevidir. Menşei şüphelidir. Mahsuldar, şekli tulani ve az müdevver, sıkleti 70-80 dirhem [224,49-256,6 gr.] rengi yeşil sarımtıraktır. Muhafaza edilirse kehribar gibi sararır. Yeşil iken toplanırsa buruşur, gayet nefis lezzette, rayihadar, pek sulu, kumu [çekirdeği] hemen yok gibi, ağustos sonunda idrak eder. Bunun on yaşında bir ağacı 8-10 kıyye [10-12 kg.] nefis armut verir. Ağacı amûdî büyüdüğünden üç yaşını geçince derhal tepe dallarını budayıp ağacı yan dallarıyla bırakmalıdır. Aksi halde servi gibi yükselmeğe meyyaldir.
Şirmaye: Tokat’ın meşhur bir nevidir. Mahsuldar; şekli tulani, sıkleti 60-65 dirhem [192,42-208,455 gr.], rengi yeşilimtırak, olgunlaşmasından evvel toplanırsa daha güzel sararır. Lezzetli, rayihalı, sulu ve kumsuzdur. Bursa’da güzel yetişir ve ağustos sonunda olgunlaşır.
Göz bebeği: Konya Ereğlisi’nden gelmiştir. Az mahsuldar, [beher] tanesi orta yani Mustafa Bey armudundan az büyücek ve aynı şekildedir. Gayet nefis, sulu, yumuşak, etli, rayihadar ve kumsuzdur. Ağustos bidayetinde kemale gelir. Layıkıyla olmuşu sapından tutulup ağıza alınınca tereyağ gibi erir. Kabuğu dahi incedir.
Menendi: Bu nevi ‘Misk Armudu’ dahi derler. Şekli tulaniye yakın, 40-50 dirhem ağırlığında, pek leziz ve şekerli, az kumlu ve mahsuldardır. Misk rayihalı olup ağustos başlangıcında olgunlaşır.
Yağ Armudu: Kütahya’dan gelmiştir. Mahsuldar, şekli müdevver, 8-10 adedi bir kıyye [1,282 gr.] tartar [gelir], rengi çabuk sararır, gayet leziz, pek sulu, kumsuz, hafif rayihalı olup temmuz sonlarında olgunlaşır.
Bey Armudu: Kütahya’dan gelmiştir, mahsuldar, şekli müdevver, kıt’ası küçük, az kumlu, rayihalı, pek sulu ve nefis bir nevidir. Ağustosta kemale gelir. Üç yaşına kadar budanmaktan hoşlanmaz. Yalnız dip sürgünleri kesilir.
Montebello: Bursa’da Vefik Paşa Armudu namıyla tanınmıştır. 1302 [1886/1887] senesinde Bursa Valisi Vefik Paşa tarafından Avrupa’dan celp edilmiştir. Gayet mahsuldar, şekli tulani, ağırlığı 70- 80 dirhem, rengi bir tarafı yarı kırmızı, diğer tarafı yeşilimsi, kızarır kızarmaz hemen toplamalıdır. Lezzeti fevkalâde nefis, sulu, kumsuz, rayihadar, olgunlaşmasından sonra kehribar rengini alır, ağacı çok dayanıklı, mahsulü bereketlidir” (Bağçevan, 1 Eylül 1918, s. 78-79).
“Akça ve Mustafa Bey armutları ikinci derece armut”
Meyve konusunda araştırma yapanların sıklıkla bahsettiği Akça ve Mustafa Bey armutları ise bahçıvan Ragıp Bey tarafından pek makbul kabul edilmiyordu. Ona göre Akça ve Mustafa Bey armutları ikinci ve üçüncü derece armutlar arasındaydı: “Akça ve Mustafa Bey armutları gibi ikinci ve üçüncü derecede bazı armutlarımız daha varsa da bunların nefaseti az olduğundan bittabi dikimlerine de verilen ehemmiyet eksiltmiştir.” Ragıp Salhani, bu armutların ne zaman budanacağını, mahsul miktar ve hastalıklarını hakkında da şu bilgileri aktarıyor:
“Yukarıda zikreylediğimiz envaı çekirdekten yetişmiş yabanisi üzerine şubat ayında donları müteakip yarma kalem aşısı ile aşılayarak çoğaltırız. Fenni budama usulü Bursa bahçelerinde çare değildir. Ağaçların neşvünemaları da arazinin cinsine tabidir. Mahsul İstanbul piyasasına sevk ve kısmen mahallinde dahi istihlak olunur [tüketilir]. Senelik hasılat miktarı sabit olmadığı gibi tamamen meçhuldür” (Bağçevan, 1 Eylül 1918, s. 80)
Hastalıkların sebebi Avrupa fidanları
Bursalı bahçıvan, bu bilgilerin devamında son derece önemli bir tespitte daha bulunur ve armut ağaçlarında rastlanan hastalıkların sebebini Avrupa’dan getirtilen meyve ağaçları olduğunu bildirir: “Bursa’da yetişen armutların ekserisinde hastalık vardır. Bu hastalıkların imhası için yapılan gayret hep heba olup gitmektedir. Avrupa envaı Bursa’da azdır. Zaten bütün hastalıklar Avrupa meyve ağaçlarıyla gelmiştir. Etrafta yabani meyve ağaçları mebzuldür, fakat yerli bahçevanlar bunlardan istifade etmesini bilmezler ve hatta istemezler.”
Ankara’nın Armutları
Bağçevan dergisinin meyveler hakkında yazan ikinci yazarı ise Kırşehirli İlhami Şemseddin idi. İlhami Bey, önce “Yerli Meyvelerimiz” köşesinde “Ankara Armutları” üzerine yazdı. Ülkenin çeşitli bölgelerinde yetiştirilen meyve çeşitlerinin tek bir tür haline getirilmesini eleştiren İlhami Bey, buna itiraz etti. Bunun sebebini de “…her birinin vasıfları ve doğal halleri ve muhtelif iklim ve toprakta hangi nevin daha iyi yetişebileceği ve soğuklara mukavemet dereceleri, budamaya tabi tutulup tutulamayacağı ve mahsul derecesi gibi hususlar dikkate alınarak ona göre çoğaltma ve ıslahına çalışıldığı takdirde meyveciliğin büyük bir varidat temin edeceği aşikârdır” ifadeleriyle açıkladı. Ona göre Türkiye’de Fransa’nın Vilyam Boil armutlarından çok daha güzel meyveler bulunuyordu, bu anlaşılır kılındığında yerli meyvelere karşı büyük bir rağbet meydana gelecekti.
Bir tanesi 500 gram gelen armut
Bu konuda kendine görev düştüğünün farkında olan İlhami Bey, Türkiye’de yetiştirilen meşhur armut çeşitlerini ve özelliklerini anlatmaya girişti ve bu amaçla ilk yazısını kaleme aldı. İlhami Bey, Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemindeki idari yapılanma gereği Ankara Vilayeti’ni temel alarak bir araştırma yapmış ve buna göre de bahsedilmeye değer 12 adet Ankara armudu çeşidi tespit etmişti.
Bu armutların içinde yaz, güz ve kış armutları namıyla neredeyse her mevsime hitap eden armutlar bulunduğu gibi Körpe Düşen Armudu gibi ağırlığı 400- 500 gramı bulan armutlar da yer alıyordu. Çoğunlukla hepsi sarı ve yeşil renkte olan armutların bazılarında kırmızı ve pembe benekler olabiliyordu. Haziranın başından eylülün sonuna kadar toplanabilen armutlar için dikkat edilmesi gereken husus, budama ve muhafaza aşamasıydı. Ayrıca Ankaralıların kendine has saklama yöntemi olan hevenk ise armutların çürümeden Mayıs ayına kadar korunmasını sağlıyordu.
Kırşehirli İlhami’nin anlatımıyla Ankara’nın 12 armudunun isimleri ve özellikleri şöyleydi:
Yaz Armutları: Deste Basan: Ufak, sivrice, sarı renkli, kumsuz, ziyade taşlı, erkence haziran nihayetlerinde kemale gelir, ağacı bodurluğa meyyal olup budamağa elverişli, gayet mahsuldar, bir nevidir.
Bey Armudu: Deste Basan’dan daha büyük ve daha sivrice, güzel sarı renkte, mahsuldar bir nevidir, temmuz nihayetlerinde kemale gelir.
Bıldırcın Budu: Bey Armuduna benzer fakat daha uzunca sapı lahmi [yenecek kısmının] içerisine gömülmüş bir ibrik şeklini almıştır. Bey Armudundan daha taşlı, kumsuz ve Bey Armuduna nispeten daha az mahsuldar ve biraz sonra kemale gelir.
Nazende: Sarı bir zemin üzerinde kırmızı benekli, adeta tezyinat için kullanılan misk sabunlarına benzer, sulu, gayet tatlı ve güzel kokulu, bütün güzel ve arzu edilir vasıfları toplayan bir nevidir, ağacı mahsuldar ve budamaya gelebilir. Mevsim-i kemali ağustos sonlarıdır, Fransa’nın Vilyam Armuduna benzerliği vardır.
Yaz Güllabisi: Yeşil ve sarı bir zemin üzerinde kırmızı benekleri içeren, Nazende’den daha irice, sertçe ve fakat tatlı bir nevidir. Bir tanesinin ağırlığı vasatı olarak yüz gram kadardır.
Sarı Ağırman: Yeşil ve üzerinde pembe rengi içeren, ufak, yuvarlakça, gayet tatlı ve bir kokulu nevidir. Mevsim-i kemali ağustos ortalarıdır.
Güz Armutları: Güz Güllabisi: Sarı ve yeşil renkte, kırmızı benekli, eylülde kemale gelir, gayet mahsuldardır. Kurusu çok güzel olur. Fransa’nın Hardi armuduna benzer.
Körpe Düşen: Sarı renkte, gayet iri, bir tanesi 400-500 gram gelir, dayanıklı bir nevidir.
Göksulu: Yeşil renkte ve sulu olup diğerlerine nispeten o kadar tatlı ve iyi bir nevi değildir.
Kış Armutları: Abbasi, orta cesamette, yeşil renkte, lezzeti mayhoştur. Kışın sirke ile turşusunu yaparak muhafaza ederler.
Bal Armudu: Sarı zemin üzerinde pembe benekli, kemale gelince altın sarısı rengini alır. Sulu ve son derece tatlı bir nevidir.
Ağrışan: Yeşil renkte, yuvarlak ve gayet iri, büyükleri üç yüz gram kadar ağırlığa maliktir” (Bağçevan, 1 Şubat 1920, s. 212-213).
Uzun süre saklama yöntemi: Hevenk
İlhami Bey’e göre Bal Armudu ile Ağrışan çok fazla dip sürgünü, onun ifadesiyle “piç” veriyordu. Ayrıca Kış Armudundan hakkıyla istifade edinilmek isteniyorsa, sapıyla birlikte el ile toplamak gerekiyordu. “Zira bunlar uzun müddet muhafaza edileceklerinden saplarının kopmasından husule gelen yerden bilahare çürümeğe başlarlar” ifadesiyle nedenini açıklayan Kırşehirli İlhami Bey, Ankaralıların
geliştirdiği hevenk yönteminin uzun süre saklamayı sağladığını şöyle anlatıyordu:
“Ankaralılar armudu saplarıyla topladıktan sonra üzüm salkımı gibi bir ipe dizerler ki buna “hevenk” tabir ederler. Bu armutlar hevenkte nisan ortalarına ve hatta mayıs başlarına kadar kalabilirler. Fakat yekdiğeriyle temas etmelerinden dolayı meydana gelen bir hasatlığın bulaşmasını kolaylaştırmış oluyorlar. Eğer meyve silolarında ve saman içerisinde yekdiğerine değmemek şartıyla muhafaza edilirse mevsimine kadar dayanacağı açıktır” (Bağçevan, 1 Şubat 1920, s. 213)
“Ankara’nın armutları münavebeli meyve verir”
Kırşehirli İlhami Ankara’da armutların dikildiği toprak, gübrelenmesi ve bakımı hakkında ise şu bilgileri veriyordu: “Ankara’da armutlar, killi, kumlu, hafif, nüfuz edilebilir ve demirli kırmızı topraklarda gayet güzel ve süratle neşvünema bulurlar. Fakat faaliyetle neşvünema bulmalarından dolayı ekseriya münavebe ile bir sene meyve vererek ertesi sene vermemektedirler. Bilhassa kış armutlarında bu cihet ziyadedir. Ağaçlar budanmaz ve hiç gübrelenmez.
Yalnız bazı yerlerde altlarına sebze ekerler. Fakat gazlı sudan çürümemiş taze gübre ilavesinden ağaçlar kök çürüklüğüne tutulmaktadır. Kök çürüklüğünün fazla rutubetten ve taze gübrenin mayalanması esnasında doğurduğu asit karbonik gazının köklere tesirinden ileri geldiğini ahali henüz anlayamamıştır. Fenni budama olmadığı gibi ağaçlar hiç tımar görmez. Yosun ve liken mevcut bulunmadığı gibi Lehülhamd başka hastalık da yoktur.
Memleketimizde armut ağaçlarına anaç olarak ekseriye çekirdekten yetime fidanlar seçilir ve bazen de Ahlat ve piçler kullanılır.
Aşı olarak mart ortasında tam yarma aşı ve bir de temmuzda yerlilerimizin boru tesmiye ettikleri düdük aşısıyla yavsi dedikleri durgun göz aşısı kullanılır.
Ankara’nın mahreci olmadığından meyveler pek ucuz fiyatla ancak mahallinde sarf olunmaktadır” (Bağçevan, 1 Şubat 1920, s. 213-214).
Doç. Dr. Şefik Memiş